1896'dan 1915'e: Yoksayma ve Kaçış
Hukuk fakültesi vizelerinin yaldır yaldır geldiği şu günlerde yürek yiyip gelmiş olmak lazım herhalde şöyle bir konu üzerine hakkıyla yazmak için. Hayır tabi ki yürek mürek yemedim. Bu yazı,başlığın şaşaasına yaraşır bir şey değil. Sadece okuduğum bir makalenin bana düşündürdüklerini yazıverdim kütüphanede,ders arasında.
Makale,Haziran 2013'te Teori dergisinde yayımlanmış,Alp Hamuroğlu'na ait. Makalenin başlığı şöyle: Jön Türkler,Ermeniler ve Batı.
İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri'ne ve yaşananlara dair konuşurken,eşzamanlı olarak dünyada yükselen ulusçuluk/ulus-devletçilik hareketlerini göz önünde bulundurulması zorunludur. Nitekim imparatorluk içinde yükselen bu nitelikte bir hareket,yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturdu.
Bahse konu ulusçuluk hareketi,elbette sadece Türkleri etkileyerek Türkçülüğü yükseltmekle kalmadı. Bu hareket herkesi olduğu gibi Ermenileri de etkiledi. Herhalde bu hareketi yükseltme hakkına sahip olan sadece Türkler değil,tarihe bir siyaset malzemesi gözüyle bakmayan herkes bizim ülkemizde ulusçuluğun Türkçülükle aynı anlama gelmediğini sağduyu ile belirtebilir. Burada bir mutabakat sağlanmış durumda.
Geleyim tüm tartışmalarda insanları gırtlak gırtlağa getiren şeye:
"Bu bir soykırım mıdır,değil midir?" sorusunu diyorum elbette. Bu soru işleri arap saçına döndüren sorudur. Konuşulması gereken milyon tane şey vardır ama bu soru yüzünden her şey düğümlenir,hiçbir şey konuşulamaz. Konuyu döndürüp dolaştırıp her seferinde buraya getiren,perspektifini bir türlü bundan ötesine taşıyamayan Türkiye'nin hemen her kesimden siyasetçileri ve "bağımsız medya" taifesi ile ne kadar yol alınabildiği ortada. Bir arpa boyu bile değil.[1] Üzerinde vicdani sorumluluk hisseden her duyarlı insan gibi bu soruyu/saplantıyı lüzumsuz buluyorum.
Yine de ne düşündüğümü söyleyeyim:
1915,hukuken bir soykırım olamaz. Soykırım kavramı dünya hukuk literatürüne 1948'de girmiş bir kavram çünkü. Şunu demek istiyorum: Ceza Hukuku'nun "geriye yürümezlik" prensibi uyarınca,1948'de yapılmış bir suç tanımının 1948 ve öncesi olayları tanımlamak için kullanılması mümkün değildir. Bu türde bir geriye yürütme,katiyyen gerçekleştirilemez. Hukuku buna aracı kılmak,bir bilimsel disiplini ideoloji için suistimal etmek olacaktır.[2]
Bu hukuki perspektifi alıp bir kenara koyalım,o orada dursun. Geleyim bu kez sosyolojik perspektife:
1914'te Türkiye nüfusu 16.3 milyondu. Bunun 1.6 milyonu Rum Ortodoks Hıristiyan,1.2 milyonu Ermeni Hıristiyandı. 1927'ye gelindiğinde toplam nüfus 13.6 milyona düştü. Türkiye'de,nerdeyse tamamı İstanbul'da yaşayan 110.000 Rum ve 77.000 Ermeni kaldı. Artık ülke nüfusunun %99'u Müslümanlardan oluşuyordu. [3]
Cidden ne olmuş bu insanların akıbeti?
Basitçe bir cevap verebilmek imkansız,çünkü pek çok şey oldu onlara. Failleri birden fazlaydı. Balkan yenilgisiyle birlikte İttihat ve Terakki'nin ilan edecek bir günah keçisine ihtiyacı vardı. Partililer hınçla dolmuştu,cik diyenin boğazına sarılmaya gönüllüydü hatırı sayılır bir kısmı. Nitekim sarıldılar. Tehcir kararının ardından,ölüm yürüyüşüne çıkarılanların bir bölümü yollarda hastalıktan,çete baskınlarından,açlıktan can verdi.. Bir bölümünün faili,Teşkilat-ı Mahsusa'dır. Pek çok yerde ise çeşitli Kürt-Türk aşiretleri açgözlülükle,malları için onları katletti.
Ermenilerin de ulusçuluk akımından etkilendiğini ikinci paragrafta belirtmiştim. Hiç kuşku yok ki bu yükselen hareketle birlikte de Ermeniler terör faaliyeti yürütüyordu ve Rus ordusuna cephe gerisinden esaslı bir destek sağlıyordu. Yerel halkla Ermenileri karşı karşıya getiren şeylerin önemli bir sebebi de budur.
Sistematik ve yüzde yüz bir devlet politikası olarak bu katletme planının uygulandığını düşünmüyorum. [4] Fakat biliyorum ki bu savı doğrulayacak şeyler,yani bürokratik elitin ve halkın bir arada olduğu bazı kıyım örnekleri de var. Bu örneklerin karşısında da kıyıma karşı çıkan,insanlardan kurtarabileceklerinin yaşamını kurtarmak için çaba gösteren bir bürokratik elit de var. [5]
Bu yazıyı bitirirken Nazım Hikmet'ten şu alıntıyı da yapmak da farz oldu: [6]
"(...)
Bakkal karabetin ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına
(...)"
KAYNAKLAR VE NOTLAR:
[1] Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenmesi planlanıp "soykırım demek için toplanmışlar" yakıştırması yapılan bir konferans vardı. Öyle ki yapılamasın diye Yürütmeyi Durdurma Kararı çıkartılmıştır. Akıl sır ermiyor konferansın yapılmasının önüne geçmek için sarf edilen şu çabaya. O dönem Bilgi Üniversitesi rektörü olan Aydın Uğur Hoca, 24-25 Eylül 2005'te Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde bu konferansın gerçekleştirileceğini duyurdu bir basın açıklaması ile. Konferans günü geldiğinde İşçi Partili bir grup aynı argümanla Bilgi'nin önündeydi,konuşmacılara yumurta fırlatmak için. Konferansın çekeceği çile bununla da bitmiyor, konuşma sırasında da sürekli salondan birileri konuşmaları anlamsızca sabote etmeye çalışıyor (kaydı var aşağıda adı geçen eserle beraber satılıyor izleyebilirsiniz) diyalogları görseniz çok gülersiniz. Bu konuda şimdiye dek okuduğum tüm kaynaklar içinde en çeşitlisi.
* İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları,Bilgi Üniversitesi Yayınları,2005.
[2] Geriye yürümezlik prensibinin ihlal edildiği çeşitli yargılamalar mevcuttur. Bunların içinde en bilineni,1945 yılının Ekim ayında ABD'nin,Sovyetler Birliği'nin,Fransa'nın ve Birleşik Krallık'ın ortaya koyduğu irade ile Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin yargılandığı Nürnberg yargılamalarıdır.
[3] Nüfus verileri "Muhafazakarlık" adlı kitabın 21 ve 39.sayfaları arasındaki,Yahya Sezai Tezel'in "Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi" adlı makalesinden alınmıştır.
[4] Bunun bir devlet politikası olmadığı yönünde fikir beyan eden Baskın Oran'ın buna dair yazdığı pek çok yazıya şuradan ulaşabilirsiniz:
* www.baskinoran.com
[5] Avukat Fethiye Çetin'in anneannesini anlattığı bir kitap bunun için güzel bir örnek. Yoksaymak yerine anlamak istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız,her şey öylesine gerçek ki müthiş yakıyor insanın canını. Seher'leştirilmiş Heranuş'un hikayesi:
* Fethiye Çetin,Anneannem,Metis Yayınları.
[6] Dostum Ediz Uzun'un geçen hafta bizlere pek çok kez okuduğu bu güzel kısım,Fazıl Say tarafından Nazım Oratoryosu'nda sansürlenmiş. Düşündürücü elbette. Velhasıl,biz muhtelif sebepleri vardır diye düşündük! :)
* Nazım Hikmet RAN,Akşam Gezintisi.
Makale,Haziran 2013'te Teori dergisinde yayımlanmış,Alp Hamuroğlu'na ait. Makalenin başlığı şöyle: Jön Türkler,Ermeniler ve Batı.
İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri'ne ve yaşananlara dair konuşurken,eşzamanlı olarak dünyada yükselen ulusçuluk/ulus-devletçilik hareketlerini göz önünde bulundurulması zorunludur. Nitekim imparatorluk içinde yükselen bu nitelikte bir hareket,yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturdu.
Bahse konu ulusçuluk hareketi,elbette sadece Türkleri etkileyerek Türkçülüğü yükseltmekle kalmadı. Bu hareket herkesi olduğu gibi Ermenileri de etkiledi. Herhalde bu hareketi yükseltme hakkına sahip olan sadece Türkler değil,tarihe bir siyaset malzemesi gözüyle bakmayan herkes bizim ülkemizde ulusçuluğun Türkçülükle aynı anlama gelmediğini sağduyu ile belirtebilir. Burada bir mutabakat sağlanmış durumda.
Geleyim tüm tartışmalarda insanları gırtlak gırtlağa getiren şeye:
"Bu bir soykırım mıdır,değil midir?" sorusunu diyorum elbette. Bu soru işleri arap saçına döndüren sorudur. Konuşulması gereken milyon tane şey vardır ama bu soru yüzünden her şey düğümlenir,hiçbir şey konuşulamaz. Konuyu döndürüp dolaştırıp her seferinde buraya getiren,perspektifini bir türlü bundan ötesine taşıyamayan Türkiye'nin hemen her kesimden siyasetçileri ve "bağımsız medya" taifesi ile ne kadar yol alınabildiği ortada. Bir arpa boyu bile değil.[1] Üzerinde vicdani sorumluluk hisseden her duyarlı insan gibi bu soruyu/saplantıyı lüzumsuz buluyorum.
Yine de ne düşündüğümü söyleyeyim:
1915,hukuken bir soykırım olamaz. Soykırım kavramı dünya hukuk literatürüne 1948'de girmiş bir kavram çünkü. Şunu demek istiyorum: Ceza Hukuku'nun "geriye yürümezlik" prensibi uyarınca,1948'de yapılmış bir suç tanımının 1948 ve öncesi olayları tanımlamak için kullanılması mümkün değildir. Bu türde bir geriye yürütme,katiyyen gerçekleştirilemez. Hukuku buna aracı kılmak,bir bilimsel disiplini ideoloji için suistimal etmek olacaktır.[2]
Bu hukuki perspektifi alıp bir kenara koyalım,o orada dursun. Geleyim bu kez sosyolojik perspektife:
1914'te Türkiye nüfusu 16.3 milyondu. Bunun 1.6 milyonu Rum Ortodoks Hıristiyan,1.2 milyonu Ermeni Hıristiyandı. 1927'ye gelindiğinde toplam nüfus 13.6 milyona düştü. Türkiye'de,nerdeyse tamamı İstanbul'da yaşayan 110.000 Rum ve 77.000 Ermeni kaldı. Artık ülke nüfusunun %99'u Müslümanlardan oluşuyordu. [3]
Cidden ne olmuş bu insanların akıbeti?
Basitçe bir cevap verebilmek imkansız,çünkü pek çok şey oldu onlara. Failleri birden fazlaydı. Balkan yenilgisiyle birlikte İttihat ve Terakki'nin ilan edecek bir günah keçisine ihtiyacı vardı. Partililer hınçla dolmuştu,cik diyenin boğazına sarılmaya gönüllüydü hatırı sayılır bir kısmı. Nitekim sarıldılar. Tehcir kararının ardından,ölüm yürüyüşüne çıkarılanların bir bölümü yollarda hastalıktan,çete baskınlarından,açlıktan can verdi.. Bir bölümünün faili,Teşkilat-ı Mahsusa'dır. Pek çok yerde ise çeşitli Kürt-Türk aşiretleri açgözlülükle,malları için onları katletti.
Ermenilerin de ulusçuluk akımından etkilendiğini ikinci paragrafta belirtmiştim. Hiç kuşku yok ki bu yükselen hareketle birlikte de Ermeniler terör faaliyeti yürütüyordu ve Rus ordusuna cephe gerisinden esaslı bir destek sağlıyordu. Yerel halkla Ermenileri karşı karşıya getiren şeylerin önemli bir sebebi de budur.
Sistematik ve yüzde yüz bir devlet politikası olarak bu katletme planının uygulandığını düşünmüyorum. [4] Fakat biliyorum ki bu savı doğrulayacak şeyler,yani bürokratik elitin ve halkın bir arada olduğu bazı kıyım örnekleri de var. Bu örneklerin karşısında da kıyıma karşı çıkan,insanlardan kurtarabileceklerinin yaşamını kurtarmak için çaba gösteren bir bürokratik elit de var. [5]
Bu yazıyı bitirirken Nazım Hikmet'ten şu alıntıyı da yapmak da farz oldu: [6]
"(...)
Bakkal karabetin ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına
(...)"
KAYNAKLAR VE NOTLAR:
[1] Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenmesi planlanıp "soykırım demek için toplanmışlar" yakıştırması yapılan bir konferans vardı. Öyle ki yapılamasın diye Yürütmeyi Durdurma Kararı çıkartılmıştır. Akıl sır ermiyor konferansın yapılmasının önüne geçmek için sarf edilen şu çabaya. O dönem Bilgi Üniversitesi rektörü olan Aydın Uğur Hoca, 24-25 Eylül 2005'te Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde bu konferansın gerçekleştirileceğini duyurdu bir basın açıklaması ile. Konferans günü geldiğinde İşçi Partili bir grup aynı argümanla Bilgi'nin önündeydi,konuşmacılara yumurta fırlatmak için. Konferansın çekeceği çile bununla da bitmiyor, konuşma sırasında da sürekli salondan birileri konuşmaları anlamsızca sabote etmeye çalışıyor (kaydı var aşağıda adı geçen eserle beraber satılıyor izleyebilirsiniz) diyalogları görseniz çok gülersiniz. Bu konuda şimdiye dek okuduğum tüm kaynaklar içinde en çeşitlisi.
* İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları,Bilgi Üniversitesi Yayınları,2005.
[2] Geriye yürümezlik prensibinin ihlal edildiği çeşitli yargılamalar mevcuttur. Bunların içinde en bilineni,1945 yılının Ekim ayında ABD'nin,Sovyetler Birliği'nin,Fransa'nın ve Birleşik Krallık'ın ortaya koyduğu irade ile Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin yargılandığı Nürnberg yargılamalarıdır.
[3] Nüfus verileri "Muhafazakarlık" adlı kitabın 21 ve 39.sayfaları arasındaki,Yahya Sezai Tezel'in "Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi" adlı makalesinden alınmıştır.
[4] Bunun bir devlet politikası olmadığı yönünde fikir beyan eden Baskın Oran'ın buna dair yazdığı pek çok yazıya şuradan ulaşabilirsiniz:
* www.baskinoran.com
[5] Avukat Fethiye Çetin'in anneannesini anlattığı bir kitap bunun için güzel bir örnek. Yoksaymak yerine anlamak istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız,her şey öylesine gerçek ki müthiş yakıyor insanın canını. Seher'leştirilmiş Heranuş'un hikayesi:
* Fethiye Çetin,Anneannem,Metis Yayınları.
[6] Dostum Ediz Uzun'un geçen hafta bizlere pek çok kez okuduğu bu güzel kısım,Fazıl Say tarafından Nazım Oratoryosu'nda sansürlenmiş. Düşündürücü elbette. Velhasıl,biz muhtelif sebepleri vardır diye düşündük! :)
* Nazım Hikmet RAN,Akşam Gezintisi.
#revizeedildi #2014
Yorumlar
Yorum Gönder